07 EYLUL 2006 PERSEMBE GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI
MEVZUAT
YASAMA BÖLÜMÜ
TBMM KARARI
YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ
BAKANLAR KURULU KARARI
BAKANLIKLARA VEKÂLET ETME İŞLEMİ
— Adalet Bakanlığına, İçişleri Bakanı Abdülkadir AKSU’nun Vekâlet Etmesine Dair Tezkere
ATAMA KARARLARI
— Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı, Maliye ile Milli Eğitim Bakanlıklarına Ait Atama Kararları
SINIR TESPİT KARARI
İDARİ BAĞLILIĞIN DEĞİŞTİRİLMESİ KARARI
— İdari Bağlılığın Değiştirilmesine Dair Karar
YÖNETMELİKLER
— İstanbul Teknik Üniversitesi Lisansüstü Eğitim ve Öğretim Yönetmeliği
TEBLİĞLER
— Özel Tüketim Vergisi Genel Tebliği (Seri No: 11)
— Yeni Sigorta Branşı Tesisi Hakkında Tebliğ
— Yeni Sigorta Branşı Tesisi Hakkında Tebliğ
— İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesine İlişkin Tebliğ (No: 2006/23)
— İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesine İlişkin Tebliğ (No: 2006/24)
YARGI BÖLÜMÜ
ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
YARGITAY KARARI
Alaattin Çakıcı mahkemede 'hukuk dersi' vermeye kalktı
Çakıcı, ''Yargı evrenselse, tüm suçlara eşit mesafede ise bana neden aynı mesafe uygulanmıyor. Yasalar insanların rengine göre karar vermemeli'' diye konuştu. Bunun üzerine Mahkeme Heyeti Başkanı, Çakıcı'ya davayla ilgili konuşması yönünde uyarıda bulundu.
Avusturya'da yakalandıktan sonra Türkiye'ye iade edilen Alaattin Çakıcı'nın, ''cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak'' ve ''Türkbank ihalesine fesat karıştırmak'' suçlarından yargılanmasına devam edildi. İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya, tutuklu sanık Alaattin Çakıcı geniş güvenlik önlemleri altında getirildi.Duruşmada söz alan Çakıcı'nın avukatlarından Mustafa Avlağı, müvekkilinin yurtdışına kaçışından önce Fransa'dan iade edildiğini hatırlatarak, bu davadan yargılanıp yargılanamayacağının bu ülkeden sorulması gerektiği görüşünü savundu.Avlağı, Çakıcı'nın Fransa'dan iade edilmesinden sonra tahliye edildiğini hatırlatarak, bu dönemde müvekkilinin ülkeyi terk etme olasılığının olup olmadığına ilişkin soruşturmanın genişletilmesini talep etti.
-ÇAKICI'NIN SÖZLERİ-
Daha sonra söz alan tutuklu sanık Alaattin Çakıcı, ''Yargı evrenselse, tüm suçlara eşit mesafede ise bana neden aynı mesafe uygulanmıyor. Yasalar insanların
rengine göre karar vermemeli'' diye konuştu. Bunun üzerine Mahkeme Heyeti Başkanı Ertuğrul Kubilay, Çakıcı'ya davayla ilgili konuşması yönünde uyarıda bulundu. Çakıcı ise hakkını arayacağı yerin mahkeme olduğunu söyledi. Kendisine daima haksızlık edildiğini savunan Çakıcı, Türkiye Cumhuriyeti'ni Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine şikayet etmeyeceğini söyledi. Mahkeme heyeti, Alaattin Çakıcı'nın tutukluluk halinin devamına, Mesut Yılmaz hakkındaki Yüce Divan'da görülen davanın gerekçeli kararının beklenmesine, Çakıcı'nın infazının ne zaman başlatıldığının cezaevinden sorulmasına karar vererek duruşmayı erteledi. Duruşmayı, Alaattin Çakıcı'nın kardeşi Gençağa Çakıcı'nın da aralarında bulunduğu kalabalık bir grup izledi.
-İDDİANAME-
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamede, ''İş adamı Korkmaz Yiğit'in, Türkbank ihalesinin lehine sonuçlanması için ihaleye giren kişi ve şirketler ile irtibata geçtiği, bunun yanında ihaleyle ilgilenen Alaattin Çakıcı ile işbirliği yaptığı'' anlatılıyor. ''Alaattin Çakıcı'nın ihaleye girmek isteyen kişileri silahlı teşekkülün korkutucu tehdit gücünü kullanarak ihaleden çekilmeye zorladığı'' ifade edilen iddianamede, Çakıcı'nın ''cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak'' ve
''ihaleye fesat karıştırmak'' suçlarından 4 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması isteniyor.
Haber Merkezi - Adli yılın başlaması nedeniyle yurtta düzenlenen törenlerde hukukçular, bağımsız yargının önemini vurguladılar. İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu , Türkiye'de ve dünyada adaleti ve hukukun üstünlüğünü ciddi biçimde sarsan gelişmelerin yaşandığını belirterek laik cumhuriyet düzenine karşı yıpratma çabalarının endişe verici boyutlara ulaştığını söyledi. Kolcuoğlu, dinci yayın organlarının cumhuriyeti savunanları hedef gösterdiğini belirtti.
Arınç: Yargı, kararlarıyla itibarını arttıracak
TBMM Başkanı Bülent Arınç, ‘’Temel hak ve özgürlüklere güvence oluşturan bağımsız yargı, objektif ve hukuki kararlarıyla saygınlığını ve itibarını artıracaktır’’ dedi.
Arınç, Yeni Adli Yılın başlaması nedeniyle kutlama mesajı yayınladı. Hukuk devleti ilkesinin, yasama ve yürütmeyle birlikte modern demokratik devletlerin koruyucu unsurlarından biri olduğuna dikkati çeken Arınç, demokrasi ve insan hakları kültürünün gelişmesiyle birlikte önemi artan hukukun üstünlüğü ilkesinin, devlet ve toplum hayatında evrensel değerleri ifade ettiğini kaydetti. Bülent Arınç, mesajında şunlara yer verdi:
“Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunda belirlendiği gibi bir hukuk devletidir ve bugüne kadar demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi temel değerleri esas almıştır.
Hukukun üstünlüğü ilkesi, yasama ve yürütme erkleri karşısında temel hak ve özgürlükleri güvence altına alır. Temel hak ve özgürlüklere güvence oluşturan bağımsız yargı, objektif ve hukuki kararlarıyla saygınlığını ve itibarını artıracaktır. Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesinin en önemli gereklerinden biri yargı bağımsızlığıdır. Temel hak ve özgürlüklerin korunması ve hukukun üstünlüğü ilkesinin zedelenmemesi için hepimizin yargı bağımsızlığı konusunda özen göstermesi gerektiğine inanıyorum. Yargının sağlıklı işlemesi, adalete olan inancımızı artıracaktır.”
Annesi için tıp doktoru ideali için avukat oldu
ERZURUM - Atatürk Üniversitesi (AÜ) Erzincan Hukuk Fakültesi Dekanı ve Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Nezih Kök, annesinin isteği üzerine ilk önce hekim, idealini gerçekleştirmek için de hukukçu oldu. Prof. Dr. Kök, Ankara’da lise eğitimini tamamladıktan sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) İnşaat Mühendisliği Bölümü’ne 2 yıl devam ettiğini, annesinin isteğini yerine getirmek için mühendislik eğitimini yarıda bırakarak, Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdiğini söyledi. Uzun yıllar hekim olarak yaşamına devam ettiğini anlatan Prof. Dr. Kök, hayalindeki hukukçu mesleğini gerçekleştirmeye karar verdiğini ifade etti. Tıp alanında bilimsel çalışmalar yaparak doçentlik unvanını aldıktan sonra, idealini gerçekleştirmek için üniversite imtihanına girerek kazandığı Ankara Hukuk Fakültesi’ni 2000 yılında bitirdiğini kaydeden Kök, hukukçu ve hekim sıfatıyla bölgede hizmet vermenin gururunu yaşadığını söyledi. Kök, “Hem hukukçu hem de hekim olmak, bir akademisyen olarak sorumluluklarımı artırıyor. Hukukçu olarak Erzincan Hukuk Fakültesi Dekanlığı, hekim olarak da Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığı görevlerini yürütüyorum. İş yoğunluğum bu şekilde artsa da hem annemin hem de kendi idealimdeki mesleği icra etmenin mutluluğunu yaşıyorum” dedi. Tıp ve hukuk alanında yurt içi ve yurt dışı olmak üzere toplam 56 bilimsel çalışması bulunduğunu anlatan Kök, 100’ün üzerinde ulusal ve uluslararası sempozyum ve kongrelere katıldığını kaydetti. Prof. Dr. Kök, başarının anahtarının disiplinli çalışmak olduğunu belirterek, “Aksi halde başarı tesadüfe kalır” dedi.
Adalet, 'hakaret eden konuğunun sözlerine müdahale etmeyen' Reha Muhtar'ı MAHKUM etti
Asliye Hukuk Mahkemesi, programı hazırlayıp sunan Muhtar’ı, yargıyı eleştiren konuğa müdahale etmediği gerekçesiyle sorumlu tuttu ve 6 bin YTL manevi tazminata mahkûm etti.
Reha Muhtar’ın sunuculuğunu yaptığı "Ateş Hattı" programına katılan konuklardan Şeref Malkoç ve hukuk profesörü Süheyl Donay, yargı ile ilgili bir konuda tartıştı.
Malkoç, Yargıtay’da "torpil" olduğunu iddia etti. Bunun üzerine Yargıtay 8. Ceza Dairesi üyeleri adına avukat Burcu Otman, Şeref Malkoç ve Reha Muhtar aleyhine tazminat davası açtı. Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesi, programı hazırlayıp sunan Muhtar’ı, yargıyı eleştiren konuğa müdahale etmediği gerekçesiyle sorumlu tuttu ve 6 bin YTL manevi tazminata mahkûm etti. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi de bu kararı onadı. Yasal faziyle birlikte toplam 12 bin YTL’yi tahsil edemeyen Otman, Muhtar hakkında haciz işlemleri başlattı.
'Maganda kurşunu' AİHM'lik
İzmir'de maganda kurşununa hedef olan minik Alistair'ın dedesi avukat Tuncer Eşsizhan, Ordu'daki düğünde havaya ateş açan AKP milletvekili Enver Yılmaz ve AKP Grup Başkan Vekili Eyüp Fatsa hakkında açtığı davanın reddedilmesi ve kararın onanması üzerin
Geçtiğimiz temmuz ayında Ankara Sulh Hukuk Hakimliği'ne gönderilmek üzere Karşıyaka Sulh Hukuk Hakimliği'ne dilekçeyle başvuran Avukat Tuncer Eşsizhan "başka Alistairlar ölmesin diye ülke çapında başlattığımız silahsızlanma kampanyalarını maddi ve manevi olanaklarımızla sürdürüyoruz” ifadelerini kullandı.
Eşsizhan, “tam bu aşamada parlementonun bu yaraya nihai çözüm bulması, yurttaşlarının yaşam hakları için gerekli önlemleri alması gerekirken, halk katında parlementonun saygın üyelerinden iki milletvekilinin halkın arasında silahlarını çıkarıp sorumsuzca ateşlemeleri bütün emek ve çabalarımızı boşa çıkarmaktadır” dedi.
Avukat Eşsizhan, bu nedenle Ordu'daki düğünde havaya ateş açan AK Parti Milletvekili Enver Yılmaz ve AK Parti Grup Başkan Vekili Eyüp Fatsa'dan bin YTL manevi tazminat talep etmişti.
Ankara Birinci Sulh Hukuk Mahkemesi'nde görülen ilk duruşmada mahkeme heyeti, 'hukuki yarar görülmemesi' nedeniyle Eşsizhan'ın açtığı davanın reddine karar vermişti.
Kararın ardından Eşsizhan, elindeki bilgi ve belgelerle Yargıtay'a temyiz başvurusunda bulunmuştu.
Mahkemenin şikayetini yerinde değerlendiremediğini öne süren Eşsizhan, Yargıtay'ın da kararı onaması üzerine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurdu.
Eşsizhan, AİHM'e verdiği dilekçesinde, milletvekillerine açtığı davanının silahsızlanma mücadelesinin bir parçası olduğunu belirterek, "ülkemizde her yıl binlerce kişi ruhsatlı ve ruhsatsız silahlardan çıkan kurşunlarla ölmektedir... Halkı silaha doğru yönlendiren bir sistem yaratılmaktadır. Hukuk, adalet ilkelerine güvenler yitirilmiş, bireysel çözümlere gidilmesine göz yumulmuştur... Silahlanma karşıtı mücadelem maalesef iktidar partilerince destek görmemiştir" dedi.
Eşsizhan'ın avukatlığını ise eşi Gülay, kızı Özge Eşsizhan ile yeğeni Hatice Pınar Büyükçınar üstlendi.
Olayın gelişimi
İzmir'in Yeni Foça beldesinde 7 temmuz 2003'te bir kafede çıkan silahlı kavgada, Ali Bektaş tabancayla vurularak öldürülmüş, Daimi Akyüz'ün tabancasından seken kurşunlar, bebek arabasında uyuyan iki buçuk yaşındaki Alistair Grimasson'a isabet ederek ölümüne, iki kişinin de yaralanmasına neden olmuştu.
Uzun süre firarda olan Akyüz yakalanarak tutuklanmış, bu arada bebeğin ismi, belediyece Yeni Foça'daki bir caddeye verilmişti.
Alistair Grimasson'un dedesi avukat Tuncer Eşsizhan ve babası David Grimasson, Türkiye ve İskoçya'da 'Bireysel silahlanmaya hayır' kampanyası başlatmış, 200 bine yakın imza toplamışlardı.
(CNNTürk)
Beni asıl saldırganın avukat olması vurdu
17 Ağustos günü yapılan saldırıda ağır yaralanan Danıştay 2. Dairesi Başkanı Mustafa Birden, ilk kez star’a konuştu: ‘Beni en çok saldırganın avukat olması üzdü. Hukuk eğitimi almış biri nasıl olur da silaha sarılır, inanamıyorum...’
MAYIS günü Danıştay’a yapılan saldırı sonrası ağır yaralanarak tedavi altına alınan Danıştay 2. Dairesi Başkanı Mustafa Birden, dün Adli Yıl’ın açılmasıyla birlikte görevinin başına döndü. Saldırının ardından ilk kez star’a konuşan Birden, ‘Türban ile ilgili karar henüz kesinleşlemedi. Ayrıca bize yapılan saldırıyla ilgili de kamu davası açıldı. Davalar devam ettiği için bu konuda da görüşlerimi dile getirmek istemiyorum’ dedi. Anaokulu Müdürü olarak görev yapan Aytaç Kılınç’ın okula gelip giderken türban takmasını sakıncalı bulan kararı onadıkları için silahlı saldırıya uğrayan Danıştay 2. Dairesi Başkanı ve üyeleri ise yaşadıkları olayı hatırlamak bile istemediklerini belirtti.
En çok üzüldüğüm nokta...
Dairelerine yapılan saldırı sonucu yakın çalışma arkadaşı Mustafa Yücel Özbilgin’i kaybetmiş olmaktan dolayı çok büyük üzüntü duyduğunu belirten Birden, ‘Beni en çok üzen olaylardan biri de saldırganın hukuk eğitimi almış ve avukatlık yapan biri olması’ diye konuştu. Hukuk eğitimi içerisinde insan hakları konusunda da eğitim verildiğinin altını çizen Birden, ‘İnsan hakları konusunda eğitim alan biri nasıl silaha sarılır? Hukuk ve silahı bağdaştıramıyorum. Bir hukukçunun tartışarak, yazarak sorunları halletmesi beklenir. Silaha başvurması beklenmez’ dedi.
Kimseye kırgın değilim
Saldırı öncesi koruma taleplerinin reddedildiğini ve çağrı usulü koruma verildiğini hatırlattığımız Birden, ‘Yakın korumanız olsaydı saldırı engellenir miydi?’ sorumuza, ‘Hiçkimsenin, böyle bir olayın olacağını düşünerek bizim yakın koruma talebimizi reddettiğine inanmıyorum. Bu nedenle kimseye kırgın değilim. Şimdi yakın korumamız var. En büyük üzüntümüz arkadaşımızı kaybetmemiz’ yanıtını verdi. Kendilerine yapılan saldırı ile ilgili olarak Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldığını belirten Birden, davanın ilerki safhalarında tanıklık yapmasının istenmesi halinde mahkemeye gideceğini söyledi.
Ülkem adına üzülüyorum
Silahlı saldırının cezaevindeki faili avukat Alparslan Arslan’ın duruşmasının yapıldığı haberleri dahi izlemediğini belirten Birden şöyle devam etti: ‘Arkadaşlarım ve ben olaylardan çok kötü etkilendik. Sadece bizim başımıza gelenler için üzülmüyorum. Aynı zamanda ülkenin bu olay nedeniyle düştüğü zor durum için üzülüyorum. Ülkem adına üzüleceğim bir olay yaşadık. Saldırı bizi yabancı ülkeler nezdinde küçük düşürdü. Böyle bir saldırıyı hiçbir ülke kabullenemez...’
SAGLIGIM GAYET iYi
SALDIRI sonrası mide ve dalağından yara alarak kurtulan Birden, saldırı sonrası vücudunda herhangi bir sorunun kalmadığını belirtti. Psikolojik destek almadığını ve dinlenerek kendini rahatlattığı belirten Birden, kendisini ziyaret eden ve geçmiş olsun dileğinde bulunan herkese star aracılığı ile teşekkür etti. Oğlunun da hukuk eğitimi aldığını ve şu anda yurtdışında ‘insan hakları’ konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde doktora yaptığını belirten Birden, ‘Oğlum, yaşadığımız bu olayları kaleme alacak’ bilgisini verdi.
SALDIRILAR BiZi YILDIRAMAZ
MUSTAFA Birden, saldırının ardından odasının kapısını ilk kez star’a açtı. Saldırıdan yara almadan kurtulan 2. Daire Üyesi Kamuran Erbuğu da Birden ile ‘Görevimizin başındayız. Saldırı bizi yıldırmadı’ mesajı verdi. Birden’in bu süreçte çok yıprandığı, saç ve kaşlarının 3.5 ayda oldukça beyazlaştığı gözlendi. 2. Daire üyeleri de, yeni Adli Yıl’a hüzünlü başladılar. Aynı saldırıda ağır yaralanan Ayfer Özdemir de dün görevine başladı. Daire üyelerinden Ayla Gönenç ve tetkik hakim Ahmet Çobanoğlu’nun tedavileri ise halen devam ediyor.
LAiKLiK TEMiNATTIR
YargIay Başkanı Osman Arslan, 2006-2007 Adli Yılı açılış törenlerinde önemli uyarılarda bulundu. İşte devletin zirvesini buluşturan törende Arslan’ın konuşmasından satırbaşları:
# Laiklik vurgusu: 1982 Anayasası’nda laikliğe özel önem ve değer verilmiş ancak açık tanımı yapılmamıştır. Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası sözleşmeler ile Anayasa hükümleri birlikte değerlendirilerek, laiklik ilkesi ile din ve vicdan özgürlüğünün açıklanması zorunludur. Herkes vicdan, dini inanç ve kanaat özgürlüğüne sahiptir. Ancak hiç kimse, devlet düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma amacı güdemez. Laikliğin koruyucusu yargıdır, Yargıtay’dır. Ülkemizi çağdaş ülkeler düzeyine çıkarmak, her bireyin hedefi ve özlemi olmalıdır.
# Yargı da eleştirilir: Bunun için tek şart, kararın biçimsel olarak kesinleşmesidir. Yargısal süreç devam ederken, yargı kararları ile ilgili eleştiri yapılması, yargıyı etkilemeye teşebbüs niteliğindedir. Eleştiriler; nesnel, önyargı ve duygusallıktan uzak, bilimsel ve hukuki olmalıdır.
# Davalar uzamamalı: Hakimlerin, davaların uzamasında rolü var. Duruşmalara hazırlıksız çıkıyorlar, kendilerini yenilemiyorlar. Ancak bu tek etken değil.
# Yönetenler de uymalı: Hukuk devletinde devlet, öncelikle kendi koyduğu kurallara kendisi uymak zorundadır. Yönetilenler gibi yönetenler de hukuk kurallarına uymalı.
# Şemdinli iddianamesi: Meclis, adli olayları araştırmamalı.
YASEMİN GÜNERİ
'Avrupa da kampları itiraf etsin'
Avrupa Parlamentosu üyeleri, ABD Başkanı George Bush'un gizli CIA kamplarının varlığını kabul etmesinden sonra Avrupalı liderlerin de bu konuda açık davranmasını istedi.
Guantanamo Üssü
Kızılhaç zanlılarla özel olarak görüşebilecek
Parlamenterler, Avrupa hükümetlerine topraklarında CIA kampı bulunup bulunmadığını açıklamaları çağrısında bulundu.
Avrupa Parlamentosu'nun gizli kamplar ve zanlı nakilleri konusundaki soruşturmasına öncülük eden milletvekillerinden Sarah Ludford, "Bush'un itirafı, kampların varlığını reddeden Avrupa hükümetlerini gülünç duruma düşürdü" dedi.
George W Bush, dün CIA'in ABD dışında bazı terör zanlılarını elinde tuttuğunu kabul etmiş, CIA gözetimindeki 14 kişinin bu cezaevlerinden alınıp Guantanamo Üssü'ne nakledileceğini söylemişti.
Bush, bu kampların "terörle mücadele" adını verdiği mücadelelerinde önemli bir işlevi bulunduğunu savunmuştu.
ABD Savunma Bakanlığı nezaretine geçecek bu kişilerin askeri mahkemelerde yargılanmaları planlanıyor.
Bush CIA nakillerini doğruladı
Pentagon'un yeni sorgu ilkeleri
'Kızılhaç zanlıları ziyaret edecek'
Uluslararası Kızılhaç Örgütü yetkilileri, ABD'nin terör suçu işledikleri şüphesiyle gizlice gözaltında tuttuğu 14 kişiyi, gelecek hafta Guantanamo Üssü'nde ziyaret edeceklerini açıkladı.
Uluslararası Kızılhaç Örgütü, Guantanamo'yu ziyaret etmesine ve tutsaklarla görüşmesine izin verilen tek örgüt.
Örgüt, rutin ziyaretlerindeki tüm koşulların gelecek hafta için planlanan ziyarette de geçerli olacağını açıkladı.
Bu Kızılhaç delegelerinin, 14 tutsakla özel olarak görüşebileceği anlamına geliyor.
Uluslararası Kızılhaç Örgütü'nden bir sözcü, gizli gözetime son verilmesinin olumlu bir ilk adım olduğunu söyledi.
Kızılhaç, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın, "Cenevre Sözleşmesi'nin; ülke güvenliğine tehdit olarak kabul edilmesi halinde, şüphelinin gizli gözetimde tutulmasına imkân verdiği" yolundaki görüşünü paylaşmıyordu.
Hem Kızılhaç hem de uluslararası hukukun üstünlüğü için çalışan Uluslararası Hukukçular Komisyonu ICJ, terör zanlılarının belirsiz süreyle gözaltında tutulmamaları gerektiğinin ısrarla altını çizmiş, bu kişiler hakkındaki suçlamaların açıklanması ve mahkemelere sevk edilmelerini istemişti.
Bu nedenle Başkan Bush'un bu kişilerin mahkemeye sevk edilecekleri yolundaki açıklaması memnuniyetle karşılandı.
Bununla beraber, uluslararası hukuk uzmanları, pek çok sorunun yanıtsız kaldığına işaret ediyor.
Öncelikle, bu 14 kişi neden bu kadar zaman gözaltında tutuldu ve neyle suçlanıyorlar? Ayrıca bu kişiler gibi gizlice gözaltında tutulan başkaları da var mı?
Daha da önemlisi, ABD'nin bu şüphelileri yargılamak için önerdiği askeri komisyona ilişkin de sorular da dikkat çekiyor.
Bu komisyonlara ilişkin plan, ABD Kongresi'nde görüşülmeyi bekliyor.
İnsan hakları örgütleri ise bu tür komisyonların kurulması halinde, uluslararası hukuka uygun v
Özok’tan Cerrah tepkisi
Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Özdemir Özok dini inanışını simgelerle dışa vuranların kendisi gibi olmayanları reddeden davranışlarının tehlikeli gelişmelere neden olacağı uyarısında bulundu
Özok’un konuşmasının satıraraları şöyle:
* YOBAZ DİNCİLİK: Bir ulusun çağdaşlığa yönelik kararlı yürüyüşünü, etnik mikro milliyetçiliğin, Anadolu insanının doğasına aykırı yobaz dinciliğin ve toplumu Araplaştırma çabalarının engelleyebileceğine inanmamaktayız.
* İKTİDARA: Torba yasa yöntemiyle bir yasayla sayısız yasanın maddeleri değiştirilerek, Türk hukuk mevzuatının balansı bozuldu.
* CERRAH’A TEPKİ: Şiddete başvurmadan demokratik haklarını kullanan göstericilere karşı sürdürülen linç girişimlerine son olaylarda olduğu gibi büyük bir kentimizin emniyet müdürünün, daha sonra İstanbul’da bir camide meydana gelen olayla da ortaya çıkan sorumsuz ve özensiz yaklaşımı yasaların yanında anlayışların da değişmesi gerektiğini acı bir biçimde açıkça ortaya koymaktadır. Bu uygulamalar, kamuoyunda hukuk, hak ve adalet konularında ciddi travmalar yaratmaktadır.
* GÜLDEN AYDIN OLAYI: Kıyı bölgelerimizde yaşanan olaylar, sosyal yaşamı, dini yaklaşımla kurgulama biçimi, ülke geleceği için çok endişe vericidir.
* ZAPSU TEPKİSİ: “Nur örgütü” mensubu olduğu ileri sürülen bir kişinin kaleme aldığı ve “İslam ve şeriatı” referans gösteren “Büyük İslam Tarihi” adlı kitabın Başbakanlık danışmanınca yüksek yargı mensuplarına dağıtılmasına gerekli tepki gösterilmemiştir.
* BDDK YETKİLERİ: BDDK ve TMSF Nazi Almanyası’nda mevcut olmayan yetkileri hukukilik anlamında değil, kanunilik anlamında acımasızca kullanmaktadır.
Avrupa Konseyi, CIA'nın gizli cezaevleriyle mücadeleyi sürdürecek.
Strasbourg - Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) Başkanı Rene van der Linden, AKPM'nin, ABD'nin Merkezi Haberalma Teşkilatının (CIA) Avrupa'daki gizli cezaevleriyle mücadeleye devam edeceğini söyledi.
ABD Başkanı George Bush'un CIA'nın Avrupa'da gizli cezaevleri olduğunu kabul ettiği dünkü açıklamasıyla ilgili bir bildiri yayımlayan AKPM Başkanı, Washington yönetiminin terörle mücadele yöntemine sert eleştirilerde bulundu.
AKPM Başkanı, "Uzun dönemde bu yöntem daha fazla teröre ve Avrupa'da uğruna çaba gösterdiğimiz değerlerimizin yıpranmasına yol açar. Avrupa bu aşağılayıcı bir sistemde hiç rol almak istemiyor" dedi.
Terörle mücadelenin Avrupa Konseyinin en önemli siyasi gündem maddelerinden biri olduğunu, olmaya da devam edeceğini ifade eden Van der Linden, bununla birlikte hukuk devleti ilkelerinden hiçbir zaman ödün verilmemesini istediklerini söyledi.
Van der Linden, gözaltındaki kişilere Cenevre Sözleşmesine uygun davranılarak, adil yargılanma hakkı verilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.
Berlusconi'ye yeniden yargı yolu göründü
İspanya Ulusal Mahkeme hâkimi Baltasar Garzon, İtalya'nın eski başbakanı Silvio Berlusconi hakkında durdurulan vergi yolsuzluğu davasının tekrar açılmasına karar verdi. Berlusconi'nin son genel seçimleri kaybetmesinin ardından temmuzda İspanya Anayasa Mahkemesi ünlü Berlusconi'nin yeniden yargılanmasının önünü açan bir karar almıştı.
Mülk davası İngiliz basınında
Orams çiftini İngiltere Başbakanı Tony Blair'in eşi Cherie savundu
İngiliz David - Elizabeth Orams çiftinin KKTC'deki evleriyle ilgili bir Rum vatandaşı tarafından İngiliz Yüksek Mahkemesi'nde açılan davayı kazanmaları, İngiliz basını tarafından 'aynı durumdaki binlerce kişiye rahat nefes aldırtan bir gelişme' olarak yorumlandı.
Daily Mail:
Daily Mail gazetesi, 'İngiliz çifti, Kıbrıs Türk tarafında evi olan herkes adına zafer kazandı' başlığını kullanırken, ilk olan bu dava sayesinde benzeri durumdaki kişilerin de haklarını garanti altına alabildiklerini vurguladı.
The Daily Telegraph:
The Daily Telegraph gazetesi de, kararın sadece Orams çifti açısından değil, bölgeye yatırım yapmaya hazırlanan İngilizler için de önem taşıdığına dikkati çekti.
Gazete, Orams çiftinin KKTC'deki emlak simsarları, davacı Rum Meletis Apostolides'in de aynı durumdaki bazı Rumlar tarafından maddi olarak desteklendiklerine dair spekülasyonlara da yer verdi.
Guardian:
Guardian gazetesi, Oram davası haberine yarım sayfa ayırdı. Orams'ları dava boyunca temsil eden Cherie Blair'e yönelik tepkilere dikkat çekilen haberde, Rum Meletis Apostolides'in kararı temyiz etmeye hazırlandığı kaydedildi.
Kararın KKTC'de kutlamalara yol açtığına, ayrıca KKTC'de ev sahibi olan 6 bin İngilizin de kararı büyük sevinçle karşıladığına dikkat çekilen haberde, "Orams çifti davayı kaybetseydi, istenen tazminatı ödeyebilmek için Sussex'deki evlerini satmak zorunda kalabilecekti" denildi.
Davanın gelişimi
Kıbrıs Rum kesimi vatandaşı Meletis Apostolides, KKTC'deki toprağı üzerine ev inşa ettikleri gerekçesiyle, İngiliz Orams çifti aleyhine Kıbrıs Rum kesiminde dava açmış ve bu davayı kazanmıştı.
Ancak İngiliz Yüksek Mahkemesi'nin yargıcı, Kıbrıs Rum kesiminde alınan bu kararın İngiltere'yi bağlamayacağı hükmüne vardı. Yargıç, Rum mahkemesince alınan bir kararın İngiltere'de geçerli olamayacağına hükmetti.
Rum tarafı, benzer durumlar için hem Türkiye hem de KKTC aleyhine başta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi olmak üzere tüm Avrupa mahkemelerinde mülkiyet davaları açıyordu.
Rumlar, Linda ve David Orams aleyhine, 1974 öncesinde bir Ruma ait arsayı gasp ettiği gerekçesiyle dava açmıştı. Orams'ın evlerinin yıkılmasına ve tazminat ödemelerine de hükmedilmişti.
Meryem Sak için yayın yasağı
Antalya 2'nci Sulh Ceza Mahkemesi, patronu Mustafa Hüseyin Kıvrık'tan işkence gören Meryem Sak ile ilgili haberlere yayın yasağı kararı aldı.
Antalya Emniyet Müdürlüğü aracılığıyla basın yayın organlarının haber merkezlerine, mahkeme kararı iletildi. Antalya 2'nci Sulh Ceza Mahkemesi Hakimi Yılmaz Karakuş imzalı kararda, şu görüşlere yer verildi:
“Şüpheliler Hatice Sak, Ahmet Sak ve Mustafa Hüseyin Kıvrık hakkında olay tarihi itibariyle ‘kişiliği özgürlüğünden alıkoyma', ‘kasten yaralama' ve ‘alıkoyma' suçlarından yapılan soruşturma sırasında toplanan deliller ve yapılmakta olan araştırma süreci içinde soruşturma evrakı içeriğinin incelenmesi ve örnek alınması; soruşturma amacını tehlikeye düşüreceğinden CMK 153/2 maddesi gereğince soruşturma dosya içeriğinin incelenmesi ve belgelerden örnek alınması yetkisinin kısıtlanmasına, soruşturma ile ilgili belge niteliğinde olan olaya ve kişiye ilişkin sesli ve görüntülü yayınların medyada kullanılmasının önlenmesine karar verildi.”
AA
'BDDK, adalet dağıtan kurum değildir'
BDDK Başkanı Tevfik Bilgin, adalet dağıtan bir kurum olmadıklarını, bankacılık sektörüyle ilgili ciddi konuları yargıya sevkettiklerini belirterek, bu konularda son kararın yargıya ait olduğunu söyledi.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Başkanı Tevfik Bilgin, Yargıtay Başkanı Osman Arslan'ın yeni adli yıl dolayısıyla verdiği resepsiyonda gazetecilerin sorularını yanıtladı.
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok'un yeni adli yılın başlaması dolayısıyla düzenlenen törende TMSF ve BDDK'nın uygulamalarına yönelik eleştirilerinin hatırlatılması üzerine Bilgin, yargı aşamasındaki konularda konuşmayı doğru bulmadığını ifade etti.
BDDK'nın yasalarla kurulduğunu ve idari işlemler yürüttüğünü anımsatan Bilgin, yasalardan aldıkları yetkiyi kullandıklarını kaydetti.
BDDK'nın işlemleriyle ilgili son karar merciinin yargı olduğunu dile getiren Bilgin, "Biz yargı kararlarına uymak durumundayız ve uyuyoruz" dedi.
(Ankara, aa)
Yargıdan hükümete ilk teşekkür MAAŞ için
Yargıtay Başkanı Arslan, hâkim ve savcıların maaşlarının 45 yıl sonra yasal güvenceye alınması nedeniyle hükümete teşekkürlerini sundu, adli yıl açılışında hükümete teşekkür eden ilk Yargıtay başkanı oldu.
Adli yıl açılışı ilk kez, maaş yakınmasına sahne olmadı. Eski Yargıtay Başkanı Mehmet Uygun'un "Hakim ve savcılar vicdanları ile cüzdanları arasında sıkıştı" ifadesiyle tarihe geçen yakınmalardan sonra, Yargıtay Başkanı Osman Arslan'dan Hükümet'e ilk teşekkür geldi. Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı, Başbakan, muhalefet liderleri, milletvekili ve bakanlar ile yüksek yargı üyelerinin katıldığı törene, Danıştay saldırısında yaralanan 2'nci Daire Başkanı Mustafa Birden de katıldı. Birden törene, yakın koruma polisi ile birlikte geldi. Törende konuşan Yargıtay Başkanı, sözlerine Danıştay saldırısını kınayarak başladı, laiklik, yargıyı etkileme girişimleri, dünya barışı ve hakimlerin eksiklikleri konularında mesajlar verdi. Arslan'ın konuşmasında sürpriz olan, Hükümet'e teşekkür etmesi oldu. Arslan şöyle dedi: "Hakimler ve savcıların aylık ödeneklerinin, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı hükümlerine göre kanunla düzenlenmesi öngörülmüştür. Anayasa'nın bu emredici hükmü, 45 yıl sonra gerçekleştirilmiştir. Bu düzenleme reform niteliğinde olup, hakimler ve savcılar aylık ve ödenek yönünden teminata kavuşturulmuştur. Emeği geçenlere, Hükümete ve TBMM'ye yargı adına teşekkür ediyoruz."
LAİKLİK AÇIKÇA TANIMLANMALI
Yargıtay Başkanı, Anayasa'da laikliğin, uluslararası sözleşmeler ışığında açıkça tanımlanması gerektiğini söyledi. 1982 Anayasası'nda laikliğe özel önem ve değer verildiği halde açık tanımının yapılmadığını belirten Arslan, laiklik ilkesi ile din ve vicdan özgürlüğünün açıklanmasının zorunlu göründüğünü kaydetti. Dinin, kişilerin vicdanlarında saygın bir yeri bulunduğunu ifade eden Arslan, şöyle devam etti: "Ne insanlar tarafından oluşturulan kurum ve kuruluşların ne de tüzel kişiliği olan devletin dini olamaz." Arslan'ın diğer mesajları şöyle:
* TÜRKLÜK KUCAKLIYOR: Anayasa'da 'Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı bulunan herkes Türktür' hükmüne yer verilmiştir. Buradaki 'Türk' sözcüğü ayırıcı olmayıp, birleştiricidir ve ülke üzerinde yaşayan tüm bireyleri kucaklamaktadır.
* ŞEMDİNLİ BİZİM İŞİMİZ: Meclis Araştırma Komisyonu'nun (Şemdinli Araştırma Komisyonu'nu kastediyor) tutuklu sanıkları cezaevinden getirerek sorgulaması, müşteki ve tanıkları dinlemesi olay yeri keşfi yapması tamamen adli soruşturma niteliğindedir. Araştırma adı altında soruşturma yapılması, Yargıtay tarafından, yargısal faaliyet ve yargı yetkisine müdahale olarak değerlendirilmiştir.
* YÖNETENLER DE UYMALI: Hukuk devletinde yönetiler gibi yönetilenler de hukuka uymalıdır. Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır.
* TEŞEBBÜS BİLE ETMEYİN: Yargıyı etkileme girişimlerinin doğrudan ve dolaylı biçimde sürdüğü görülüyor. Kurallara tüm yurttaşların ve özellikle politikacıların, bilim adamlarının, basın mensuplarının ve sivil toplum kuruluşlarının uymaları gerekir.
SABAH
07 Eylül 2006 19:42
Yazı boyutunu büyütmek için
(ANKA)- Maliye Bakanlığı, akaryakıt şirketlerinin pompaya bağlı yazarkasalarda düzenledikleri fişlerinin, fatura yerine de geçeceğini bildirdi.
“Katma Değer Vergisi Mükelleflerinin Ödeme Kaydedici Cihazları Kullanmaları Mecburiyeti Hakkında Kanunla İlgili Genel Tebliğ”, Resmi Gazete’de yayımlandı.
Buna göre; nihai tüketicilerin tüketim amacıyla, mükellef olanların ise ticari, zirai ve mesleki faaliyetleriyle ilgili olarak satın aldıkları akaryakıt karşılığında düzenlenecek yazarkasa fişleri, üzerinde yazılı tutar ne olursa olsun fatura yerine geçen belge olarak kabul edilecek. Ayrıca faturaya dönüştürülmesi istenmeyecek ve yapılan incelemeler ve kontroller sırasında bu fişleri gider belgesi olarak kullananlardan fatura ibrazı talep edilmeyecek.
Fiş üzerinde “Taşıt veya müşteri tanıma sistemi faturaya dönüştürülecek” ibaresi bulunan, akıllı kart benzeri özel kartlar kullanılan, özel anlaşmalara dayanılarak gerçekleştirilen, faturası periyotlarla düzenlenen satışlara ilişkin fatura (KDV açısından vergilendirme dönemi aşılmamak şartıyla) 15 gün içinde dağıtım şirketleri ve/veya akaryakıt istasyon işletmelerince Vergi Usul Kanunu’na göre toplu olarak düzenlenecek.
Faturası sonradan düzenlenen akaryakıt satışlarına ait ödeme kaydedici cihaz fişleri, akaryakıt istasyonu işletmelerince üzerine “iptal” şerhi düşülerek iptal edilmek suretiyle adına fatura düzenlenen kişi veya kuruluşlara verilecek. Bahse konu fişler, adına fatura düzenlenen kişi veya kuruluşlarca ilgili faturaya eklenmek suretiyle saklanacak. Üzerinde “taşıt veya müşteri tanıma sistemi faturaya dönüştürülecek” ibaresi olan fişlerin üzerine iptal şerhi düşülmesine ve bunların, adına fatura düzenlenen kişi veya kuruluşlarca ilgili faturaya eklenerek saklanmasına gerek duyulmayacak.
ÜLKEMİZDE çalışma alanının her bölümünde ağırlığını göstermeye başlayan kadınlar, avukatlık mesleğinde de erkeklerle yarışıyorlar. Kadın avukat sayısı toplamın üçte birine ulaştı. Türkiye Barolar Birliği’nin kayıtlarına göre kadınların avukatlık mesleğine ilgileri her geçen gün artıyor. Halen görev yapan 55 bin 176 avukatın 17 bin 600’ü kadın. Oysa daha dört yıl önce 46 bin avukatın sadece 13 bini kadındı. Yani son dört yılda mesleğe katılan 9 bin avukatın 4 bin 600’ü kadın.
AİHM, Türkiye'de uygulanan yüzde 10'luk seçim barajına karşı açılan davada tarafların görüşlerini dinledi. Duruşmada, Fransız yargıç davacı tarafa, ''baraj yüzde 6.5 olsaydı ne değişecekti?'' diye sordu.
07.09.2006
Yargıtay Başkanı Osman Arslan: Yargı laikliğin koruyucusudur. Şemdinli Komisyonu yargıya müdahale etti. Yönetenler hukuk kurallarına uymalı
2006-2007 Adli Yılı'nın başlaması dolayısıyla dün Yargıtay'da düzenlenen törende konuşan Arslan, Danıştay'a yönelik saldırıyı kınadı. Saldırıda yaralanan 2. Daire Başkanı Mustafa Birden'in de katıldığı törende Arslan, olayı 'tarihe kara sayfa olarak geçen insanlık suçu' olarak niteleyen Arslan, "Bu tür terörist saldırılar yargıyı inandığı doğrultuda karar vermekten alıkoyamaz" dedi. Türkiye'de etnik ayrımcılık yapılmadığını savunan Arslan, "Bu hak ve fırsat eşitliğine karşın, insan hakları ve demokrasi adı altında bazı ayrıcalıkların talep edilmesi ulusal birliği bölmeye yönelik ayrılıkçı düşüncelerdir. Bölücü ve gerici akımlar iç ve dış kaynaklardan güç ve destek almaktadır. Sömürgeci güçler, ülkemizde etnik-dinsel ayrımlar yaratarak, ülkemizi bölüp parçalamayı hedef seçmişlerdir. Hak ve özgürlükleri kötüye kullanmak hoşgörüyle karşılanamaz. Demokraside özgürlükleri yok etme özgürlüğü kimseye tanınamaz. Yönetenler de yargı kurallarına uymalı" dedi.
Laik devletin bütün dinlere ve mezheplere aynı uzaklıkta olduğunu belirten Arslan şunları söyledi: "Anayasa'nın laikliğe özel önem vermesine karşılık laikliğin açık tanımı yapılmıyor. Bu nedenle laiklik ilkesinde din ve vicdan özgürlüğünün Türkiye'nin taraf olduğu milletlerarası sözleşmeler dikkate alınarak açıklanması gerekiyor. Kişilerin din ve vicdan özgürlüğü olağanüstü hal koşullarında dahi kısıtlanamaz. Hiç kimse ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inançlarını açıklamaya zorlanamaz. Ayrıca hiç kimse devlet düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma amacı güdemez ve din duygularını kötüye kullanamaz. Kurum, kuruluşlar ile devletin dini olamaz. Laikliğin koruyucusu yargıdır, Yargıtay'dır."
Arslan'ın konuşmasında dikkat çeken bir ayrıntıysa hükümete ve Meclis'e açıkça teşekkür etmesi oldu. Arslan, görkemli adalet sarayları yapılmaya başlanmasından dolayı ilgilileri kutlarken, özlük haklarındaki son iyileştirme nedeniyle hükümete ve Meclis'e de yargı adına teşekkür etti.
BRÜKSEL - Avrupa Konseyi bünyesindeki İşkence ve Kötü Muameleyi Önleme Komitesi (CPT), Türkiye'de işkencenin istisnai bir durum halini aldığını, gözaltında kötü muamelenin de azaldığını açıkladı.
Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde yakın zamana kadar büyük sorun yaratan işkence ve kötü muameleyle ilgili gelişmeler umut veriyor. Türkiye'nin insan hakları siciline hep olumsuz etki yapan işkenceyle mücadeledeki ilerlemeler CPT'nin son Türkiye raporunda net bir şekilde tespit edildi. AB'nin Türkiye karnesi niteliğindeki İlerleme Raporu'na da yansıyacak olması, CTP'nin raporunun önemini artırıyor.
CPT'nin 2005 yılı sonunda Adana, İstanbul, Tekirdağ ve Van'da edindiği bilgi ve verileri içeren raporda, Türk hükümetinin komiteyle işbirliği övüldü. Belgede TCK'da yapılan değişiklikle işkence ve kötü muamele için öngörülen cezaların 'caydırıcı' etki yarattığı vurgulandı. Gözaltı sürelerinin kısalması, gözaltındakilere üçüncü kişilere ulaşma ve avukat edinme hakkı verilmesi, sağlık kontrolünden geçirme olumlu gelişmeler arasında sayıldı. Gözaltı kayıtlarının detaylı biçimde tutulması da CPT'nin olumlu bulduğu bir gelişme.
Ziyaret edilen bazı yerlerdeki gözaltı koşullarının 'çok iyi' olarak nitelendiği raporda, Türk hükümetinin işkence ve kötü muameleyle mücadelesine duyulan güven de dile getirildi. F tipi cezaevlerini de mercek altına alan komite, standartların iyi olduğunu belirtirken, tutuklular için daha fazla ortak faaliyet istedi.
Mayıs 2005'te Van'da düzenlenen bir operasyona dikkat çekilen raporda, gözaltına alınan 54 kişinin dokuzarlı gruplar halinde altı metrekarelik hücrelerde 48 saat boyunca gözaltında tutulması eleştirildi.
Komite ayrıca Bakırköy Akıl Hastalıkları Hastanesi personeline hastalara kötü muamelede bulunulmaması konusunda net bir mesaj verilmesi ve akıl hastanelerinde yeni yasal düzenlemeye gidilmesini de önerdi.
Hak-İş, TİSK, KESK, DİSK, Memur-Sen gibi sendikalarla, Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, KAGİDER, KA-DER gibi kadın kuruluşları ve Ankara, Mersin ve Ege üniversitelerinin kadın sorunlarını araştırma merkezlerinin de temsilci göndereceği toplantıda, eylem planı oluşturulacak.
Tatil.com'a dava
Haber Merkezi - İnternet üzerinden yurtiçi ve yurtdışı otel rezervasyonu yapan Tatil.com ve GTS Travel hakkında müşterilerini Paris'te sokakta bıraktığı gerekçesiyle iki dava açıldı.
’Dokunulamayan’ Kuran kursu binası
HÜRRİYET
Camide cinayet ve linçle gündeme gelen cemaate ait 8 katlı İsmailağa Camii Kuran Kursu binası İstanbul’un en büyük kaçak yapılarından birisi olarak gösteriliyor. 1992’de başlayan ve belediyece durdurulan inşaat, mühürü sökülerek bitirildi. Yıkım kararı bulunan bina için resmi tebligat yapılamıyor.
İSMAİLAĞA Cemaati’nin İBDA-C örgütü ile yanyana anılmasının nedeni, liderleri Mahmut Ustaosmanoğlu’nun yeğeni Sadettin Ustaosmanoğlu’nun örgüt lideri Salih İzzet Erdiş’in yakın arkadaşı, koruması, örgütün yöneticilerinden olması. Türkiye’deki rejimi yıkıp "Büyük İslam Devleti"ni oluşturmak amacıyla kurulan İBDA-C’ye yönelik operasyonlarda, İzzet Erdiş ile eşi Hayran Erdiş ile Sadettin Ustaosmanoğlu 1998’de Tuzla’da yakalandı. Yargılamada İzzet Erdiş ölüm cezasına çarptırıldı, ceza ömür boyu hapse çevrildi. Sadettin Ustaosmanoğlu 18’er yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı.
Nedeni, Anadolu Ajansı'nın öğle saatlerinde verdiği bir habere göre, Selanik'teki 'Atatürk evi'nde bir bombanın patlatılmasıydı.
Dönem, Türk-Yunan ilişkilerinin çok gergin olduğu bir dönemdi. Konu, birkaç yıldan beri sorun oluşturmaya başlamış olan Kıbrıs'tı.
İngilizler, o vakte kadar kolonileri olan Kıbrıs'tan çekilme kararı almışlardı. Adanın yönetimini 'adalı'lara teslim edeceklerdi. Fakat hangi adalılara?
Adada biri Rum, öteki Türk iki halk topluluğu vardı. İkisinin de birer 'anavatan'ı vardı. Rumlar, Yunanistan'dan da aldıkları destekle, "Ada bizimdir. Çünkü çoğunluk bizdedir. Türkler azınlık sayılır" diyorlardı. Türkler de Türkiye'nin desteğiyle, "Burada çoğunluk hesabı işlemez. Kıbrıs'ın İngilizlerden önceki sahibi biziz. Ayrıca ada bizim yanı başımızdadır" diyorlardı.
Gerek Yunanistan'da, gerek Türkiye'de mitingler yapılıyordu. Yunanistan'da 'Enosis' sloganları atılıyordu. Türkiye'de ise "Kıbrıs Türk'tür Türk kalacaktır" sloganları...
İngiltere, bu konuda tarafsızmış gibi davranıyor, iki ülkeye "Siz aranızda anlaşıp bir formül bulun" diyordu. Tabii, o formül içinde, adada kendisine bağlı olarak kalmasını istediği İngiliz üslerinin de yeri olacaktı. Kendi şartı olarak bunu öne sürüyordu.
Sonuçta Londra'da günlerce süren üçlü bir konferans düzenlenmişti. Üç ülkenin Dışişleri Bakanları -İngiltere'den Eden, Yunanistan'dan Stefanapulos, Türkiye'den Fatin Rüştü Zorlu (O sırada Devlet Bakanı ve Dışişleri Bakanı vekiliydi.)- İngiltere'nin başkentinde bir araya gelmişlerdi. Konuyu görüşmeye, daha doğrusu tartışmaya başlamışlardı. Tartışmalar da çok sert geçiyordu.
Selanik'teki bombanın patlaması, işte o günlere rastladı.
Haber, Anadolu Ajansı'na verildikten sonra bunun önemini ilk fark eden gazete, İstanbul Ekspres adlı akşam gazetesi oldu.
İstanbul'daki akşam gazeteleri 'akşam gazetesi'ydi ama, aslında sabahları hazırlanır, öğle saatlerinde piyasaya çıkarılırlardı. O zamanın satış usullerine göre, gazete bayii çocuklar, gazeteleri Cağaloğlu'ndaki matbaalardan alırlardı. Caddelerde, meydanlarda dolaşıp "Şunu yazıyor, bunu yazıyor" diye bağırarak satış yaparlardı.
İstanbul Expres gazetesinin sahibi Mithat Perin'di. Yazıişleri müdürü, o zamanın genç gazetecilerinden Gökşin Sipahioğlu'ydu. Haberin önemini fark etmişti ama, gazete o sırada baskıya girmişti.
Çare ikinci baskı yapmaktı. Sipahioğlu bunun kararını verdi. Gazetenin manşetini değiştirdi. Ajansın haberine, yeni bilgiler ekledi ve baskıya geçti.
Ve, biraz sonra, gazete satan çocukların, Cağaloğlu'ndan başlayıp bölgedeki diğer meydan ve caddelere de yayılan bağırışları duyulmaya başladı:
"Yazıyor, Ata'nın evine atılan bombayı yazıyor"
Haber, Anadolu Ajansı'nca verilip radyonun öğle haberlerinde de yayımlanmıştı ama, asıl, o bağırışlarla duyuldu.
İlgi büyük oldu. Bayi çocukların elindeki gazeteler, daha Sirkeci Meydanı'na gelmeden bitiyordu.
Matbaa durmaksızın baskıya devam ediyordu. O akşama kadarki birkaç saat içinde, o zamanki teknik imkânlara göre çok yüksek sayıdaki bir tiraja ulaştı (20 bin). Sonra yedek kâğıt da bitti. Makine durdu.
Ama İstanbul'da -akşama doğru- başlayan hareketlenme durmamıştı. Önce Taksim'de toplanan bir grubun gösterileriyle birlikte büyümeye başladı.
6-7 Eylül olaylarının başlangıcı böyledir.
Sonradan, basında Londra'dan Fatin Rüştü Zorlu'nun Başbakan Menderes'e çektiği bir telgrafa dayanılarak, olaylarda hükümetin rolü olduğu belirtilmiştir. Zorlu, telgrafında Türkiye'nin Kıbrıs'a sahip çıkma konusundaki kararlılığının belirginleşmesine ihtiyaç duyulduğunu yazıyordu. Gerçi bunu genel sözlerle ifade etmişti. Ama gösterilerin ilk bölümünde yapılan konuşmalar ve atılan sloganlar, o ihtiyacın karşılanması gibiydi.
Ayrıca şunlar da vardı:
Olaylarda aktif olanların arasında zamanın iktidar partisinin (Demokrat Parti'nin) örgüt mensupları, ön planda görülüyordu.
Güvenlik güçleri olaylara büyük ölçüde seyirci kalmıştı. Valiliğin askeri birliklerden yardım talebi de, yardımın yetişmesi de, çok gecikmişti.
Yassıada mahkemelerinde bütün bunlar dava konusu oldu. Mahkûmiyet kararlarının nedenleri arasına girdi.
O kararlar, daha sonraları, o zamanki Yüksek Adalet Divanı'nın yapısına da değinilerek tartışıldı.
Ama o kararlar ve tartışmalar, konunun başka bir yanıdır.
Konunun bugünkü gibi yıldönümlerinde, asıl hatırlanması gereken yanı, olaylara katılan binlerce insanın kimler olduğudur.
Şu, görmezlikten gelinemeyecek bir gerçektir:
6-7 Eylül olayları, hükümetin tertibi ve/veya teşvikiyle ortaya çıkmış olsa da, o olaylara katılanlar, halkımızın içindeki bazı insanlardır.
Haberin önce Anadolu Ajansı, sonra İstanbul Ekspres gazetesi tarafından duyulması üzerine, topluluğu 'tahrik' edenler de elbette vardı. Fakat İstanbul'un Beyoğlu'sundan Tarabya'sına, Yeniköy'ünden Adalar'ına kadar her köşesine uzanan saldırıları, sadece hükümetin rolüyle ve tahriklerle izah etmenin imkânı var mıdır?
Taksim'den başlayıp İstiklal Caddesi boyunca devam eden yürüyüş, Beyoğlu'ndaki dükkânları bayrak asmaya davet etmekle başlamıştı. Sonra, o dükkânları tahrip etme, sonra da yağmalama haline dönüşmüştür.
Tahrip edilen ve yağmalanan Rum dükkânlarına yer yer diğer gayrimüslimlerin dükkânları da eklendi. Yer yer de, sahipleri hangi soydan ve dinden olursa olsun, zengin görünüşlü işyerleri...
Daha sonra ortaya çıkan bilançoya göre, İstanbul'da 6 Eylül akşamıyla, o akşamı 7 Eylül'e bağlayan gece sabaha kadar süren olaylarda 73 kilise, yedi ayazma, iki manastır, bir fabrika ile 5 bin 538 gayrimenkul tahrip edildi. Bazıları ateşe verilmiş ve yakılmıştı.
Gösterilerin ve yağmacıların, genellikle cana kastetmedikleri gözlemlenmişti. Fakat gene de üç kişinin öldüğü ve onlarca kişinin yaralandığı saptandı.
Aynı akşam İzmir'de de benzeri olaylar yaşanmıştı. Tahrip edilen dükkânlara ek olarak Yunan Başkonsolosluğu ateşe verilerek yakılmıştı.
* * *
Evet, bu gerçeği hatırlamakta fayda var.
Tabii, bu gerçeği hatırlarken, 'toplum psikolojisi' denilen gerçeği de gözden uzak tutmamalıyız.
Böyle olaylar, tahripler yağmalar, sadece bizim ülkemizde olmuyor. Benzerleri İngiltere, Fransa dahil, başka ülkelerde de yaşandı. Bazısında ekonomik nedenlerin etkisi vardı. Ama bazısında ırk ve din gibi nedenler doğrudan doğruya rol oynadı.
Yani, toplumsal havanın fazla gerginleştiği yerlerde, bir kısım insanlar, bir kıvılcımın etkisiyle kendini kaybedebiliyor. Zaten aralarında tahrikçiler var, potansiyel suçlular var, birdenbire vahşileşebilenler var... Yıkmaya, yakmaya, vurmaya, kırmaya yönelebiliyorlar.
Hatta öldürmeye de...
Veya son günlerde, artık kanıksamaya bile başladığımız linç girişimlerine de...
Hatta işte, bazen girişim aşamasını da geçip, 'linç'i, kısa yoldan gerçekleştiriveriyorlar... Katillerin cezasını kendileri tayin edip, oracıkta infaz ediveriyorlar.
* * *
6-7 Eylül olaylarının yıldönümü, ülkemize zaman zaman musallat olan 'şiddet tırmanması' tehlikesini, yöneticilerimize bir kere daha hatırlatmalıdır. Irklara, dinlere, ideolojilere, partilere, mezheplere, cemaatlere, hatta bazen futbol takımlarına göre şekillenen 'ayrımcılık'ların toplumsal şiddete dönüşmesi ihtimali azalmamaktadır. Artmaktadır.
Bu artış, silah atma magandalığının bazı milletvekillerince 'teşvik' edilmesi (özendirilmesi), linç girişimlerinin bazı Emniyet müdürlerince 'taltif' edilmesi (övülmesi, ödüllendirilmesi) gibi aymazlıklarla da körüklenmektedir.
Bu gidişin artık durdurulmasında ve ülkenin her türlü ayrımcılıktan ve şiddetten kurtarılması için etkili adımlar atmaya başlanmasında, sayılamayacak kadar fayda vardır.
'Hilafet kavgası mı?'
Cemaatle 1980'li yıllarda Nokta dergisinde çalıştığım dönemde de bir hayli ilgilenmiştim. O kapalı yapı nedeniyle bilgi sahibi olmak gerçekten zordu. Şimdi Bayram Ali Öztürk'ün öldürülmesi nedeniyle cemaat yeniden gündemde. Yine bir çok şey yazılıp söylendi. Ama son duyduklarım karşısında tam anlamıyla şoke oldum.
Cemaatin işleyişini iyi bilen biri şöyle diyordu:
"Bütün kavga hilafet kavgasıdır."
Eminim siz de şaşırdınız.
İstanbul Fatih Çarşamba'da kendilerine özgü bir yaşam kuran cemaat, aynı zamanda farklı bir yönetim anlayışına da sahip. Dışarıdan bakanların tarikat lideri diye adlandırdığı Mahmut Ustaosmanoğlu, aslında tarikat mensuplarına göre "halife" olarak kabul ediliyor. Bu yüzden de kavgaya "hilafet kavgası" deniyor. Bu kavganın sürdüğü cemaatin yakın tarihinde gerçekten de sayısız soru işareti var.
Bu soru işaretleri, 12 Eylül'de gözaltına alınan Mahmut Ustaosmanoğlu'nun kısa sürede tahliye edilmesiyle başladı. Ardından, Üsküdar Müftüsü'nün öldürülmesiyle devam etti.
Onu 1998 yılında bu kez "Halife"nin yerine geçeceğine kesin gözüyle bakılan damadı Hızır Ali Muratoğlu'nun öldürülmesi izledi.
Şimdi de Bayram Ali Öztürk.
Bunlar olurken, yerine geçmek için "kavga" edilen şahıs, yaşlı da olsa hala ayakta.
Peki tüm bunlar bir tesadüf mü?
Cemaati yakından izleyen biri şöyle diyor: "Bu cemaatin en önemli özelliği toplumun her kesimine açık olması. Psikolojik sorunu olan, toplumda tutunamayan insan, şalvarını, cüppesini giyip buraya geliyor. Yani filtresi yok bu cemaatin. Düşünsenize birkaç yıl önce kurmay düzeyinde bir adamı cinayete kurban gidiyor. Ama hala camiinin girişinde bir X-RAY cihazı yok." Acaba binlerce müridi olan, etki alanı denilenlerin aksine siyasetten bürokrasiye kadar uzanan bir tarikatın "kurmay" isimlerinin öldürülmeleri, basit bir "filtresi yok" yaklaşımıyla açıklanabilir mi?
Bu sorulara cemaatin etkili isimlerinin cevap vermesi gerekiyor.
Aksi halde cemaat hakkında oluşan soru işaretleri kafaları karıştırmaya devam edecek.
İSMAİLAĞA Camisi'nde meydana gelen çifte cinayetle ilgili hayati bir soru daha var. O da şu; Camide linç edilerek öldürülen Mustafa Erdal'ın katili veya katilleri kim?
Bu sorunun cevabı, son dönemlerde Türkiye'nin gündeminden hiç inmeyen ve giderek yaygınlaşan "linç" girişimleri açısından da çok önemli.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Adem Sözüer, şöyle diyor: "Oradaki insanların yapacağı tek şey katili yakalamak ve güvenlik güçlerini beklemek. Ama bu adamı sopayla vs ile öldürürlerse bu kasten öldürme suçudur.. Bunun cezası da müebbet hapis. Kalabalık bir grup olsa da fark etmiyor. Çünkü Türk Ceza Kanunu'nun 37. maddesi "suçun kanuni tanımında yer alan fiili birlikte gerçekleştiren kişilerden her biri fail olarak sorumlu olur." diyor. Yani bu kişiler suçun tam cezasıyla cezalandırılır."
Sözüer, bu tespiti yaptıktan sonra sözü yaygınlaşan "linç" girişimlerine getirerek şu çarpıcı gerçeği vurguluyor:
"Türkiye'de bu tür olayları sık sık izliyoruz. Gerçi güvenlik güçleri saldırıya uğrayanı kurtarıyor. Ama saldıranlar hakkında dava açılıyor mu? Kamuoyuna bu konuda bu insanların cezalandırıldığına dair bilgi ulaşmıyor. İnsanlar da zannediyor ki hoşumuza gitmeyen hareketleri yapanları cezalandırabiliriz. Böyle şey olmaz. Bu tür saldırı olaylarına karışanların hakkında dava açılıp gereken yaptırım uygulanmalıdır. Bunların üzerine çok etkili gidilmelidir. Aksi takdirde herkes kendi kanunu uygular ki bu orman kanunudur. Herkes hakim ve savcı olmaya kalkarsa iç barış ciddi biçimde bozulur."
Hükümetin, kendisine bu yönde bir izin verilmesi için TBMM'ye sunduğu tezkerede, özellikle bu yönelimin ilkesel çerçevesiyle ilgili bazı hususlara dikkat çekiliyor. Hükümetin, Lübnan bunalımının başlangıcından beri savunduğu belirtilen bu ilkesel tutum üç konu bağlamında şöyle vurgulanıyor:
1) Çatışmaların durdurulması ve ihtilafa uzun dönemli bir çözüm bulunmasını amaçlayan bir BM Güvenlik Konseyi kararının kabulü; 2) Bölgedeki tarafların, bunalımın bu Konsey kararı çerçevesinde çözümüne Türkiye'nin katkısını istisnasız arzu etmesi; 3) Türkiye'nin bu katkısının çatışmalara değil, barışa destek olacak şekilde saptanması.
TBMM'den, bu yönde bir izin kararının alınması için girişimde bulunulması söz konusu olduğuna göre, hükümet, bu ilkeler bakımından herhangi bir sorun bulunmadığı sonucuna varmış olsa gerek. Ayrıca, bu bunalımın Türkiye üzerinde de olumsuz etkilerinin olabileceği ve ülkemizin, barış ortamının korunması yönündeki uluslararası çabalara etkin destek vermesinin, Türkiye'nin milli sorumluluğunun bir gereği olduğu da vurgulanıyor.
Bu 'ilkesel' çerçeve ışığında, 'uluslararası meşruiyetin gereklerini karşılayan ve uluslararası toplumun ortak iradesini temsil eden' BM Güvenlik Konseyi'nin 1701 (2006) sayılı kararında öngörülen amaçlar doğrultusunda Lübnan'da görev yapacak UNIFIL'in faaliyetlerine katılmak üzere, böyle bir karara ihtiyaç duyulduğu da aynı metinde belirtiliyor.
Esasen, TBMM'nin kabul ettiği bu kararın, 2003 yılında, ABD'nin Irak işgali öncesinde gündeme gelen karardan farklı olduğu aşikâr. Bir ülkeye karşı silahlı saldırı ve işgal amacıyla ülkenin kullandırılması (2003) ve silahlı çatışmaların kesilmesinden sonraki dönemin izlenmesi ve korunması için destek talebi (2006) arasında hukuki ve siyasi bir farklılık olduğu tartışmasız. Ancak buna rağmen, bugünkü destek talebinin temellerini çizen Güvenlik Konseyi kararı ve o kararın bünyesinde alındığı BM örgütünün bu bunalım karşısındaki tutumu, bu bunalım nedeniyle geliştirilecek politikalar bakımından da, daha derin bir tartışmayı gerektirmiyor mu? Acaba, TBMM kararında zikredildiği gibi, 1701 sayılı Konsey kararı, öyle cömert bir ifadeyle 'uluslararası meşruiyetin gereklerini karşılayan' bir niteliğe sahip kabul edilebilir mi?
Uluslararası hukukta ve ilişkilerde, silahlı kuvvete başvurulması ve bunun durdurulmasına ilişkin konular birbirinden ayrılarak değerlendirilemez. Oysa bu Konsey kararını incelediğimizde, hem bu bunalımda taraflarca kuvvete başvurulması hem de bunun şiddet ve derecesi konularında, hukuktan ve fiili gerçeklerden uzakta bir yaklaşımın çok belirleyici olduğunu görüyoruz.
Bu, özellikle İsrail'in kaba kuvvet politikası ve uygulamaları bakımından tartışmasız bir hal alıyor.
Bu kararın, bir savaşın başlatılmasının ardından, bir ay geçtikten sonra, bazı kirli hesaplar uğruna geciktirilerek alınmış bir karar olması da işin cabası.
Bu durumda, TBMM kararında vurgulandığı üzere, 'Türkiye'nin, barış ortamının korunması yönündeki uluslararası çabalara etkin destek vermesi milli sorumluluğu', sadece bu Konsey kararıyla mı temellendirilmiş oluyor? Bir düzen içi ilişkilerdeki meşruiyeti, sadece 'biçim' kurallarıyla tanımlamak ve yeterli saymak, Türkiye'nin hukuk ve siyaset geleneğinin eski ârazlarından biridir. Biçim, aynı zamanda bir güç konusuysa, bu kararın alınmasında belirleyici olan güç unsurunu da gözden uzak tutmamakta yarar var.
Meşruiyet tartışmasını bu çerçevede ele almaktan uzakta duran bir yaklaşım, ne militarist bir hamaset ne de içe kapalı ve dünyanın farkında olmayan bir ulusal çıkar saplantısı karşısında, bunları aşabilecek bir politika geliştirebilir. Bilakis, bu karşı politikaların, kendi durdukları zemini güçlendirme ivmesi daha artırılmış olur.
Yaman TÖRÜNER-MILLIYET
BİZE GÖRE / Veysi Seviğ
Refikimiz Sabah bir aile gazetesi... Yani her yaş ve cinsten insana hitap ediyor. Böyle bir gazetenin “toplumsal sorumluluk” içinde hareket etmesini beklersiniz değil mi?
Milyonlarca kişi ekranlarının başına kilitlenip Meclis’teki tezkere görüşmelerini izlerken, her fırsatta medyanın ilgisizliğinden yakınan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal grup adına konuşma yetkisini Onur Öymen’e verdi.
Dünkü “Yüzde 97 Başarının Başarısızlık Sayıldığı Ülke” başlıklı yazımda, üniversite sınavlarının yabancı dil bölümünde sorulan 100 sorudan 97’sini doğru yanıtlayan Batmanlı bir süper lise öğrencisinin herhangi bir üniversitenin “İngilizce Öğretmenliği” bölümünü bile kazanamadığını yazmıştım.
Kazım YILMAZ - TAKVİM
Yani aynı grubun şirketlerinin kâr ve zararları tek beyannamede beyan edilecekti. Şirketin birinin zararı diğerinden mahsup edilebilecekti. Konseyden bu şekilde çıkan tasarı kabul edilmedi.
Gelir Vergisi' nde de fazla değişiklik olmayacak. Konseyin en önemli önerisi, harcamalarla beyan edilen giderin karşılaştırılması ve gelir düşükse harcamaya göre vergi alınması. Öneri kabul edilirse herkes harcamalarını nereden karşıladığını beyan edecek. Böylece playboylara vergi ödeme yolu görünecek.
Her akşam TV'lerde harcadıkları para ve değiştirdikleri sevgililerle görünen kişiler var ya, isimleri bir düşünün.
Hangisinin ne iş yaptığını, parayı nasıl kazandığını kim biliyor? Onlar da harcamalarını beyan edecekler. Beyan ettiği harcaması gelirinden fazla olandan harcamaya göre vergi alınacak. Beyan ettiği harcama TV'lerde görünen harcamalarına göre az görülürse, Maliye çağıracak ve TV'lerde görünen harcamaları ve bu harcamaların kaynağını ayrıca soracak.
Bu kişiler parayı babalarından aldıklarını söylerlerse, o zaman da İntikal Vergisi girecek devreye. Babadan alınan paranın bin 919 YTL'yi aşan kısmı İntikal Vergisi' ne tabii. Verginin oranı yüzde 5'ten başlıyor. Para annebabadan değil de örneğin sevgiliden alınırsa, verginin oranı yüzde 10'dan başlıyor. Tabii bunlar, öneri siyasilerce kabul edilirse olacak. Maliye Bakanı'nın bu konudaki tutumu önemli. Herkesin beyanname vermesi konusuna sıcak bakmadığını biliyoruz. Başta insanlara hesap sorulmasına da sıcak bakmıyordu, sonra bu konuda tavır değiştirdiğini gördük. Playboylardan vergi almak istediğini de biliyoruz ama playboylara özel yasa da çıkartamaz. Göreceğiz.
Vergi yargısında dava açma sürelerinde karmaşa
HUKUKA GÖRE / Dr. A. Bumin Doğrusöz
Adli tatil bitti ve yeni adli yıl başladı. Yargının, yargı mensuplarının, avukatların sorunları aynen devam ediyor. Davalarının daha kısa sürede sonuçlanmasına, dosyaların daha iyi tetkik olunmasına, kararların daha adil olmasını sağlamaya yönelik fazlaca bir gelişme yok. İşin mevzuat yönü daha da kötü. Mevzuatta köklü değişiklikler var, uygulamacıların uyumu tam değil. Kimsenin yeni mevzuat kümelerini izleyebilecek durumu yok. Son birkaç yılda, Medeni Kanun değişmiş, İş Kanunu değişmiş, Ceza Kanunu değişmiş, ceza usul hukuku değişmiş. Bu yıl Ticaret Kanunu'nun, Borçlar Kanunu'nun, Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun değişmesi bekleniyor. Zaten idari düzenlemeler itibariyle izlenemez durumda olan vergi mevzuatı, bu defa temel kanunları itibariyle değişmeye başladı.
Torba kanunları izlemek başlıbaşına bir sorun. Yasama organının gündeminde 3 maddelik bir kanun var. Diğer kanunlardaki ceza hükümleri ile Ceza Kanunu arasında uyum kurmaya yönelik bu kanunun 1. maddesi ile yüzlerce kanun değişiyor. Değişenlerin bir kısmı, Vergi Kanunu.
Adalet Bakanlığı'nca, Avrupa Birliği uyum süreci içerisinde 9. Uyum Paketi hazırlanıyor. Bu paketle değişecek kanunlardan birisi de, İdari Yargılama Usulü Kanunu.
İdari Yargılama Usulü Kanunu değişiklikleri oluşturulurken, belki bir uyum konusu yapılır diye, vergi yargısında dava açma sürelerindeki karmaşayı gözler önüne serelim istedik.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nda, vergi mahkemelerinde dava açma süresi otuz gün olarak belirlenmiştir. Dolayısıyla genel süre, otuz gündür. ikmalen, re'sen veya idarece yapılacak tarhiyatlarla, idarece düzeltme yoluyla re'sen yapılan tarhiyatlara, ihtirazi kayıtla yapılan beyanlara veya tahakkuklara yahut kesilen cezalara karşı açılacak davalarda bu süre uygulanır.
2577 sayılı kanun, vergi mahkemelerinde açılacak davalarda süreyi belirlerken özek kanunlarda yer alan düzenlemeleri saklı tutmuştur. Nitekim pek çok kanunda konumuzu ilgilendiren sürelere rastlamak mümkündür.
6183 sayılı kanunda ödeme emrine karşı açılacak davalar, 7 günlük süreye tabi tutulmuştur. Bu süre ile ilgili eleştirilerimizi geçenlerde yazmıştık.
Yine 6183 sayılı kanunda, haklarında ihtiyati haciz uygulanan kişilerin ihtiyati hacze, haklarında ihtiyati tahakkuk uygulanan kişilerin ihtiyati tahakkuka karşı açacakları davalarda 7 günlük süreye tabidir.
Vergi borcundan dolayı haklarında yurtdışı çıkma işlemi uygulanan kişilerin dava açma süreleri ise 60 gündür. Çünkü bu davalarda görevli mahkeme, idare mahkemesidir. (Ancak bazen idare mahkemelerinin kendilerini görevsiz görerek dosyayı vergi mahkemelerine gönderdikleri de görülmektedir. Bu gibi durumlarda vergi mahkemeleri davanın kendileri ile ilgili 30 günlük sürede açılıp açılmadığına bakmaktadır. Bu nedenle bu davaların 30 gün içerisinde açılması, hak kaybolmaması için en garantili yoldur.)
Emlâk vergisi ile ilgili olarak takdir komisyonlarınca belirlenen arsa ve arazi değerlerine karşı ilgili kurum ve kuruluşlarla mahalle ve köy muhtarlıklarına dava açma hakkı tanınmıştır. Takdir Komisyonu kararlarına karşı açılacak iptal davalarında dava açma süresi 15 gündür. (Vergi Usul Kanunu -VUK.- mük. md. 49).
Aleyhlerine tarhiyat yapılanların uzlaşma yoluna gitmeleri ve uzlaşmanın vaki olmaması halinde, uzlaşmanın vaki olmadığına dair tutanağın kendilerine tebliğinden itibaren dava açabilirler. Burada dava açma süresi, uzlaşmaya konu olan ihbarnamenin tebliğinden itibaren uzlaşmaya müracaat için harcanan gün sayısının düşülmesi suretiyle hesaplanır. Ancak bu sürenin 15 günden az kalması halinde, uzlaşmanın vaki olmaması üzerine açılacak davalarda dava açma süresi olarak 15 gün esas alınır (VUK. ek madde 7).
Dava açma süresi içerisinde dava açmak yerine -koşulları varsa- düzeltme talep eden mükelleflerin, düzeltme taleplerinin açıkça veya 60 günlük sürede cevap verilmemek suretiyle zımnen reddedilmesi halinde dava açma süresi, 30 günlük dava açma süresinden düzeltme talep etmek için harcanan gün sayısının düşülmesi suretiyle hesaplanır. Örneğin 1 Mart günü tebliğ edilen bir vergi-ceza ihbarnamesine karşı 28 Mart'ta düzeltme talep eden mükellefin talebinin reddedilmesi halinde, dava açma süresi sadece 2 gündür.
Dava açma süresi içerisinde dava açmak yerine, dava açma süresi de geçtikten sonra -koşulları varsa- düzeltme talep eden mükelleflerin, düzeltme taleplerinin açıkça veya 60 günlük sürede cevap verilmemek suretiyle zımnen reddedilmesi halinde, doğrudan dava açma hakları yoktur. Bu mükelleflerin ret işlemine karşı şikayet yolu ile Maliye Bakanlığı'na müracaat etmeleri gerekmektedir. Talebin Maliye Bakanlığı'nca da açıkça veya 60 günlük sürede cevap verilmemek suretiyle zımnen reddedilmesi halinde dava hakkı doğar. Düzeltme talebinin reddi dolayısıyla açılacak bu gibi davalarda dava açma süresi 30 gündür.
Vergi hukuku ile ilgili Bakanlar Kurulu kararı veya Genel Tebliğ gibi genel düzenleyici işlemlere karşı doğrudan açılacak davalarda görevli mahkeme, Danıştay'dır. (Danıştay Kanunu md. 24) Danıştay'ın ilgili dairesi bu gibi davalara ilk derece mahkemesi sıfatıyla bakar. Bu tür soyut veya objektif iptal davalarında dava açma süresi ise 60 gündür. (İYUK md. 6)
Bu sürelerin son gün, resmi tatil gününe denk gelirse süre, tatili izleyen ilk iş gününün mesai saati bitimine kadar uzar.
Bu sürelerin son günün adli tatile rastgelmesi halinde, İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 6. maddesi ile belirlenmiş olanlarında süre, ara vermenin sona erdiği günü izleyen tarihten itibaren yedi gün uzamış sayılır (İYUK md.8/3). Diğer kanunlarda yazılı süreler ise uzamaz. Ancak aksi yönde içtihatlar da vardır.
Bu sürelerin son günün idari tatil veya idari izin olarak adlandırılan günlere gelmesi halinde ise, sürenin tatili izleyen ilk iş günü mesai saati bitimine kadar uzayıp uzamayacağı net değildir. Her iki yönde de içtihatlar mevcuttur.
Görüldüğü gibi basit bir süre konusunu dahi mevzuatta ne kadar karmaşık hale getirmişiz.
Bu süreler, hak düşürücü sürelerdir. Kişilerin bu süreleri kaçırması halinde hem dava hakları ortadan kalkmakta ve aleyhlerine yapılan işlemler kesinleşmekte, hem de idare üzerinde yargı denetimi bu yüzden kurulamamış olmaktadır.
Görüldüğü gibi, vergi hukukunda tek karmaşa beyan sürelerinde değildir. Dava açma sürelerinin de gözen geçirilmesi, basitleştirilmesi (standartlaştırılması) ve duraksama konularının giderilmesi gerekmektedir.
Umarım yeni paketle birlikte bu süreler de akılda kalıcı şekilde standartlaştırılır
Tarikat, linç ve hukuk
YÖNETİCİNİN KEYFİ / Yavuz Dizdar yoneticininkeyfi@hotmail.com
Eminim tarikat çemberindeki cinayet konusunu duymayanınız kalmamıştır. Fatih'teki bir tarikatın üyelerinden birinin, namaz sırasında cemaatin önde gelenlerinden birini öldürmesinin ardından, kendisi de linç edildi. Olay polis kayıtlarına "intihar" olarak geçirilmeye çalışıldıysa da, Adli Tıp Kurumu'nun raporu ölüm nedeninin darp (linç) olduğunu doğruladı ki, tartışmanın çok boyutlu hale gelmesi de bundandır. Olayın merkezindeki yanıtlanması gereken soru; "Bir insan bir insanı neden öldürür?", ama cinayet Tanrı'ya ibadeti bir yaşam biçimi olarak algılamış inanış modelinde gerçekleşince, dahası resmen örtbas edilmeye çalışılınca sorulması gereken sorular birden fazla oluyor. İşin kötü yanı bu bizim yaşadığımız şehrin içerisinde bir yerlerde olan gerçekleşiyor, yani bize mal oluyor.
Bilmem Fatih'ten yolunuz geçer mi? Fatih semtinin bazı sokakları "kurtarılmış bölge" tanımına uyacak bir İslami örgütlenme içerisindedir. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına ilişkin kanunun uğramadığı bu bölgede, o yaşam modelinin dışındakilerin bulunması bile hoş karşılanmazken, örneğin Ramazan ayı içerisinde sokakta bir şey yenilmesi, içilmesi mümkün değildir. Oysa ibadet temelinde değerlendirdiğinizde İslam (Kuran) hoşgörü üzerine kuruludur. İnanmak kişi ve Tanrı arasındaki anlaşmadır, İslam'ın kelime anlamı da "teslim olmak"tır. Bunun baskı yoluyla yaygınlaştırılması ise dinin kendisine aykırıdır.
İnsanlar inançlarında kuşkusuz özgürdür, kimi kez bunu bir yaşam modeli olarak bile benimseyebilirler, hatta Batı'da çok daha tutucu mezhepler de oluşmuştur. Ancak yaşamımızın sınırlarını belirlemek, aramızdaki olası anlaşmazlıkları çözmek için hukuka gereksinim duyarız. Hukuk hakların korunması için gereklidir, daha önemlisi sorunların çözümünde bir referans sistemidir. İster bizim kabul etmiş ama bir türlü benimseyememiş olduğumuz İsviçre hukuku (Roma hukuku diye genelleştirmek de olabilir) olsun, isterse İslam hukuku olarak uygulayın, kurallar değişse de işleyiş değişmez. Hukuk haklının haksızdan ayrılmasını ve kanıtlanmış suça verilecek cezanın belirlenmesini olanaklı kılan ölçüm kıstasıdır. Dolayısıyla İslam'ı yaşam felsefesi olarak seçmiş bir topluluğun da hukuka ihtiyacı vardır. Tarikatın önde gelenlerinden birinin herkesin gözleri önde öldürülmesi sonrasında ise hukuka çok daha fazla gerek duyulur. Tarikatın hukukunun olmaması ve kafalarında biçtikleri cezayı linçle yerine getirmeleri sorunu inanç sisteminden çıkarıp "yobazlık" aşamasına taşır. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günlerden beri bu tür vakalara aşinadır. Bugün tarikat üyesini linçle cezalandırmayı seçen düşünce yapısı, zamanında Kubilay'ın kanını dökmekte de fazlaca tereddüt etmemiştir. Bu nedenle tarikatın kendi içinden çıkmış bir katili linç etmeleri aslında laik Cumhuriyet'e olan bir infaz girişimidir ki, yani yine bize mal oluyor.
Gelelim bu duruma laik Türkiye Cumhuriyeti'nin polisinin nasıl yaklaştığına. Ortada buz gibi bir linç söz konusuyken ve çok değil bir gün içerisindeki otopside bu durum bütün açıklığıyla ortaya çıkarken, polisin katilin katlini "intihar" olarak raporlandırması olayın kendisinden daha fazla korkutucudur. Bu raporu aklı başında olan hiçbir emniyet görevlisi vermez ki, polisimizin böyle bir aymazlık içinde olabileceğine inanmıyorum. Bu durumda ya tarikat hem de yüksek noktalardan polisin içine sızmıştır ya da devlet içerisinden dolaylı yollarla polise uzanmaktadır. Bu cinayetler dizisinin şiddetle araştırılması gereken yönü de budur. Zira polis teşkilatının zan altında kalması söz konusudur, zaten zedelenmiş olan saygınlığın bir türlü yerine teslim edilememesinin nedenlerinden biridir.
Ben çocukken kendi kendime düşünürdüm, bir gün kaybolsam ya da başım sıkışsa göğsümü gere gere "Polis amca"ya gidebileceğime inanırdım. Polis amca beni dinleyecek, ailemi bulacak ve teslim edecek saygın bir kişiydi benim için, bir Yeşilçam yanılsaması mıydı, bilemiyorum. Ama bugün düşürüldüğü noktada 'Polis amca' "Aynasız"ı temsil etmekte. Tıpkı hukuk gibi, polis amca da referans olabilecek biri değil. Hukukun üstün olmadığı, ceza çekmesi gerekenlerin de afla salındığı (son Rahşan affını hatırlayın lütfen) bir ülkede, hukukun üstünlüğünü nasıl kabul ettiremezseniz, polisin referans (tarafsız otorite) kimliğini de kuramazsınız. Tarikat bugün kendi içerisinden çıkmış katili katlederek sorunu çözmeye çalışır (yargının bu sonuca varamayacağından ve cezanın hemen infazının gerekliliğinden kesinlikle emindir). Beri yanda polis de zaten tepeden karışıldığı için işini yapamamaktadır. Bu kafa yapısı kimi zaman "Asmasaydık da beslese miydik" şeklinde kendini gösterir, kimi zaman "kader mağdurlarına af" olarak tezahür eder, kimi zaman da "linçe güzelleme"ye dönüşür. Bütün bunlar biriktiğinde ise demokratik rejimin köküne kibrit suyu dökülür, yani mesele yine bize mal olur.
Bakın şimdi görün yargılama aşamasında neler olacak. Buz gibi linç olduğunu söyleyen rapora rağmen hiç kimse "bir şey görüp işitmediğinden", kazaen ölüm olduğu sonucuna varılacak. Nasıl olsa tarikat kendi sorununu kendi sınırları içinde çözdü ya, linç edilenin ailesi bile "kaza(!)"dan şikayetçi olmayacak. Polisin verdiği acemice rapor sümen altı edilecek. Dökülen kanlar abdest alırken yıkanacak, konu Allah'a havale edilecek. Bu yaklaşım üzerine hatalı bir din yorumunu belki oturtabilirsiniz, ama bizim için dünyevi ve vazgeçilmez olanı, yani temelleri sağlam laik ve demokratik bir devlet yapısını kuramazsınız.
Aynı hamam, aynı tas...
Oktay EKŞİ oeksi@hurriyet.com.tr
YENİ bir adli yıl dün başladı. Mutad üzere, Ankara’da tören yapıldı. Yargıtay Birinci Başkanı ile Türkiye Barolar Birliği Başkanı konuştular. Devletimizin "büyük"leri tören nedeniyle mesajlar yayınladılar.
Barolar illerde törenler yaptılar...
Evvelce okullarda sahneye konan tiyatro oyunlarına müsamere denirdi. Pek bir yeniliği olmazdı. Daha doğrusu biraz yasak savma, biraz gösteriş yapma, pek nadiren de birkaç yeteneğin ortaya çıkmasına fırsat yaratma aracıydı.
Biz de Adli Yıl Müsameresini başarıyla tamamlamış olduk.
Yeri gelmişken, bu müsamere nedeniyle gönderilen mesajlara değinmek istiyoruz:
Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer, "Yüksek Yargıç" sıfatı kazanmış gerçek bir hukuk adamı olduğu için, yıllardır hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı konusunda ne diyorsa, onları bu defa da söyledi. Örneğin;
"Hukuk devletinin en önemli öğelerinden biri, ’yargı bağımsızlığı’dır. Yasama ve yürütme işlemlerinin hukuka uygunluğunu denetleyecek yargı, bu organlar karşısında tam bağımsızlığa sahip değilse, yargı denetiminden beklenen yarar ortadan kalkacaktır" dedi.
Sorun çözülmüş olsaydı, Cumhurbaşkanı dönüp tekrar ona değinir miydi?
Sadece Cumhurbaşkanı veya Yargıtay Birinci Başkanı değil, Barolar Birliği Başkanı da konuşmalarında "yargı bağımsızlığının önemini" vurguladıklarına göre, demek ki ortada görevin ihmali gibi bir durum var.
Görev, son üç yılı aşkın süredir Meclis’in yaklaşık üçte ikisi gibi büyük bir çoğunluğa dayanarak iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarına ait değil mi?
Daha önce de kaç defa yazdık:
Parti programına aynen, "Yargıç tarafsızlığı ve yargı bağımsızlığı tam olarak sağlanacak, yargıç güvenceleri korunacaktır" yazan bu arkadaşlar dünkü tören dolayısıyla ne demişler, şimdi ona bakalım:
TBMM Başkanı Sayın Bülent Arınç’a göre, "Temel hak ve özgürlüklerin korunması ve hukukun üstünlüğü ilkesinin zedelenmemesi için hepimizin yargı bağımsızlığı konusunda özen göstermesi" gerekiyormuş.
İçinizden sormak geçmez mi, "Beyefendi bir mani mi var?" diye...
Sayın Başbakan da mesajında, "Yargı erki, her türlü etki ve baskıdan uzak olarak adalet hizmetini en etkin biçimde yerine getirebilmelidir. Unutmamalıyız ki, adalet hepimiz için her zaman gereklidir" diyor.
Zaten aksini söyleyen de yok...
O halde söyler misiniz, "yargı erkinin her türlü etki ve baskından uzak olarak adalet hizmeti vermesini hangi gerekçeyle gerçekleştirmiyorsunuz?"
En güzeli de adaletin bağımsızlığını sağlamak yükümlülüğünü (etik olarak da) üstlenen Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in sözleri... Sayın Bakan, "Yargı camiasının hak ettiği konuma ulaşmasını sağlamak amacıyla yürütmekte olduğumuz çalışmalar artarak devam edecektir" diyor.
Demek ki Sayın Çiçek için "yargının bağımsızlığı" diye bir sorun yok.
AKP’nin programına "yargı bağımsızlığı tam olarak sağlanacak" yazısını acaba siz mi yazdınız, yoksa ben mi?
Emniyet töhmet altında kalamaz
Cüneyt ÜLSEVER culsever@hurriyet.com.tr
NAKŞİBENDİ İsmailağa Cemaati’nin önde gelen isimlerinden imam Bayram Ali Öztürk’ü camide bıçaklayarak öldürdükten sonra linç edilen cemaat mensubu Mustafa Erdal’la ilgili iddialar "hukuk devleti"ne büyük yara veriyor ve Emniyet Teşkilatı’nı ağır töhmet altında bırakıyor.
* * *
Bir dini cemaat içinde cinayet işlenmesi cemaatlere/tarikatlara laikçi kesimden çok daha yumuşak bakan benim gibi bir insanın bile midesini bulandırıyor. "Kışkırtma var!" mealli sözler ise bana sadece aklımla alay ediliyormuş duygusu veriyor. İster istemez, menfaat ilişkileri aklıma geliyor. Her şeyin ötesinde katil dahi olsa bir insanı linç ederek "Allah’ın verdiği canı almayı" kendinde hak gören bir cemaatin nasıl bir Allah sevgisiyle bezendiğini anlamakta güçlük çekiyorum.
* * *
Ancak, bu yazıda meramım başka. Linç edildiği her türlü objektif kriterle saptanan katil Mustafa Erdal’ın "kafasını minbere çarparak öldüğüne" dair bilgi üreten Emniyet Teşkilatı’nı anlayamıyorum.
Gerçi cinayetten üç gün sonra gazetelerde:
"İstanbul Emniyeti’nin dün yaptığı açıklamada ’Olayla ilgili olarak hazırlanan raporlarda her iki olay ’adam öldürme’ şeklinde resmi kayıtlara geçmiştir. Ayrıca Mustafa Erdal’ın ölüm sebebi konusunda ’kafasını minbere çarparak öldüğüne’ dair herhangi bir tutanak düzenlenmemiştir’ ifadesi yer aldı." (Milliyet-06.09.2006)
Ancak yine de bana öyle gözüküyor ki; bu açıklama gafın medyada teşhir edilmesinden üç gün sonra ortaya çıkarak bariz tarafgirliğe kulp takıp örtbas etme gayreti taşıyor.
Zaten İstanbul Emniyeti’nin açıklamasında kilit sözcük "tutanak düzenlenmemiştir" ifadesidir. Bu söz zaten "kafasını minbere çarparak öldü" ifadesinin başka bir ortamda kullanılmış olduğunu reddetmemektedir.
Belli ki; İstanbul Emniyeti yetkilileri de aynı gün birbirinden bağımsız gazetelerde tamamen aynı sözlerle yer alan bir ifadenin nasıl örtbas edileceğine dair üç gün oyun kurmuşlardır.
* * *
Herhangi bir cemaat, tarikat, sınıf, zümre, aşiret vb. hukuk devletinin can damarı, hukukun üstünlüğünün baş destekçisi Emniyet Teşkilatı’nda ayrıcalık elde etmeye kalkarsa bu tavır o ülke için tasavvur edilebilecek en tehlikeli bölücü eylemi oluşturur.
* * *
Ama resmi ama gayri resmi kaynaklarda bazı Emniyet yetkilileri linç eylemi için "kafasını minbere çarparak öldü" ifadesini kullanmışlar. Artık bunu kimse inkár edemez. Bu sözün de linç yoluyla cinayet işleyen cemaati koruma ve kollamaya yönelik olduğu aşikár.
Bu ifade basında yer aldığı andan itibaren ifade sahibini bulup "Bre ahmak! Bu kulbu kimsenin yutmayacağını Fırat kıyısındaki hem kör, hem sağır çoban dahi akıl edebilir" diyemeyen Emniyet yetkilileri de benim gözümde ifadeyi üreten aklı evvel(ler) kadar suça ortaktır.
Emniyet yetkilileri bilsinler ki, bu ifadenin var olmadığı mealli sözleri kimse kabul etmeyecektir.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü, tüm basına aynı sözlerle yansıyan sözlerin sahibini "görevi kötüye kullanmak" suçuyla teşhir edip sorgulamadıkça ben yetkililerin "İsmailağa Cemaati cinayetleri"nde görevlerini gereği gibi yaptıklarına ikna olmayacağım.
* * *
"Taraf tutan polis" imajı en fazla zararı Emniyet Teşkilatı’na verir!
| 07 EYLUL 2006 PERSEMBE GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI |
| Canım Babam Hasan ÖZDERİN ’in Aziz Hatırasına, ( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...) |
| OZDERIN,M. |
| msn: ozderin@hotmail.com |


0 Comments:
Post a Comment
<< Home